Bugün Benim Efkarım Var Zarım Var Değme Felek
Müzikal Özellikler
Ses Kayıtları ve İcralar
Türkü Sözleri
Türkünün Hikâyesi
" Bugün benim efkarım var, zarım var,
Değme felek değme telime benim,
Gül yüzlü cananı elden aldırdım,
Ecel oku değdi tenime benim "
Olay 1970'li yıllarda, Amasya'nın Gümüşhacıköy İlçesi İmirler Köyü'nde geçer. Muammer ile Ümmü daha ortaokul sıralarında tanışıp, sevdalanır birbirine. Okul dışında sık sık buluşup, gelecekleri için planlar yaparlar. Buluştukları yer de köyün dışındaki tepelerden birindeki kuşburnu ağaçlarının altıdır. Öylesine kavilleşirler ki, onları ancak ölüm ayıracaktır. Şartlar ne olursa olsun gelecekte birlikte olacak, ev bark kuracaklardır. Bu kavillerini pekiştirmek için de kendi aralarında birer söz yüzüğü takarlar parmaklarına. Muammer, yüksek okul okuyacak, dönüp kentte memurluk yapacaktır. Ümmü de ev kadını olacaktır. "Kavil" dedikse, öyle sıradan bir karar alma, değil. Bir de geleneksel, töresel, dinsel yanı var bu kavil meselesinin. Şundan ki, Muammer de Ümmü de Alevi inancı olan kişiler. Bu inanca göre de "İkrar" yaşamsal bir töre. Bir kez "İkrar" verilirse, gayri ölmek var dönmek yok ...
İlkin, ailelerin haberi yoktur gençlerin bu kararından. Bu durum, Muammer liseyi bitirene kadar sürer. Liseyi bitiren Muammer, 1979 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Bölümü'nü kazanır. Aynı yıl aileler arasında da bir söz yüzüğü takılarak, ilişki resmileştirilir. Gençler, sık sık mektuplaşırlar. Okul tatillerinde köyde özlem giderirler. Derken gün gelip 12 Eylüle 1980 tarihine dayanır.
Tüm ülkeyi alt üst eden, binlerce insanı evinden yurdundan eden, yüzlerce ölüm, binlerce hapis getiren askeri darbeden Muammer de nasibini alır. Çünkü Muammer, eli kalem tutan bir aydın ve demokrat bir insandır. Arada bir öyküler, şiirler yazar. Sazı sözü de vardır. Birgün, Ümmü'süne yazdığı şiirlerden birini, bir derneğin duvarına asarlar. Şiir şöyledir:
"Hani bir ben var ya bir tanem, bir ben,
Karanlıklara sığınıp ağlayan,
Umutlar peşinde koşan ben,
Yaralıyım zalimin ahıyla
Bazen dolar, bazen boşalırım,
Issız Anadolu köşelerinde
Yazgılara düşmanlığım artıyor git gide,
Haykırmak istiyorum halkıma,
Bir ben miyim susmaya mahkum olan,
Bir ben miyim horlanan.
Sen istersen bir tanem,
Yıkılır bu düzen,
Kırılır bu çark,
Durur bu devran.
Yeter ki sen iste bir tanem,
Sen iste"
12 Eylüle 1980 darbesinin hemen ertesi günü, bu şiirden ötürü tutuklanır Muammer. Zor günlerdir. "Asmayalım da besleyelim mi ?" diyen bir "diktatörün" astığı astık, kestiği kestik günlerdir. Toz dumana karışmış, muhbirlik, gammazlık alıp yürümüştür. Anayasa rafa kaldırılmış, yasalar geriye doğru işletilip, yeni çıkan dikta yasaları gereğince yüzlerce demokratik kitle örgütü kapatılmış, geçmişte yapılan toplantılar, yayınlar suç unsuru sayılmıştır. Tüm Siyasi Partiler, Öğretmenlerin demokratik kitle örgütü TÖB-DER, Sağlık emekçilerinin kitle örgütü TÜS-DER, TRT Çalışanlarının ekonomik demokratik mücadele aracı TRT-DER kapatılmış, ele geçirilen yöneticileri hakkında idama varan davalar açılmıştır. İşçi sınıfının emekçi halkın sendikal örgütü DİSK, Dünya Barış Konseyinin üyesi Türkiye Barış Derneği yöneticileri, hapse atılmış, kanser hastası olan Başkanı Mahmut Dikerdem'e yurt dışına çıkıp tedavi olma izni verilmemişti. Siyasi partiler kapatılmış, ancak 12 Eylül çizgisinde yeni partilerin kurulmasına izin verilmişti. Türk dilinin zenginleştirilmesi ve korunması amacıyla Atatürk tarafından kurulmuş olan "TÜRK DİL KURUMU" ve "TÜRK TARİH KURUMU" kapatılarak malvarlığına el konulmuş, bir çok tarihsel belge SEKA Kağıt Fabrikası'na gönderilerek imha edilmiştir. Yüzlerce aydın, yazdıkları yazılardan ya da 12 Eylül 1980 öncesi yaptıkları konuşmalardan ötürü göz altına alınıp işkencelerden geçirilmiştir.
İşte bu koşullarda gözaltına alınan Muammer de günlerce eziyet görmüştü. Hem de ne eziyetler. Tam da o günün koşullarına uygun şeyler. Hani "Bir yudum su, yaşam kurtarır" der atalarımız. Bazen de bir damla suyla, insana nasıl eziyet yapılırı yaşamıştı Muammer. O yaşam kurtaran, doğal gereksinim, insana nasıl düşman olur. Bir damla su, sürekli "şıp, şıp" diye aynı noktaya düşerse, bu düştüğü yer de insanın kafası veya vücudunda bir yerse, iş o çok kötü... Belki üç - beş damlada bir şey hissetmez insan. Ama, sayı varıp elliye - yüze çıkınca, sanki bir damla su değil de, bir ton demirdir üstüne düşen insanın. İşte, tozun dumana karıştığı o karanlık günlerde, şiirden çıkışla bir örgüt davasına dahil edilerek idamla yargılanır olmuştu Muammer. Yeni Çeltek'te yeraltı maden işçilerinin örgütlendiği DİSK'e bağlı Yeraltı Maden-İş Sendikası davasına dahil edilerek, "Bir sınıfı diğer bir sınıf aleyhine kışkırtarak..." diye başlayan ceza yasasının ünlü 146'cı maddesine göre idamla yargılanarak, 7 - 8 ayı hücre hapsi olmak üzere 2 yıl cezaevine tıkılır. O zor günlerde, hücrenin karanlık dehlizinde hep Ümmü'nün hayali eşlik eder düşlerine. Nasıl olsa bir gün hapisten çıkacak, Ümmü'süne kavuşacaktır.
Aradan yıllar geçmiş, Ümmü'sünden haber alamamıştır. Ziyaretine gelenlerden sorar Ümmü'yü. Yarım ağız: "İyidir selamı var" demekle yetinirler. Birkaç kez çıktığı askeri mahkeme, sonunda suçsuzluğuna karar verir ve salıverilir tutukevinden. Ama hemen ertesi günü askere alınır Muammer.
Muammer'in tutuklanıp hücreye atıldığı ilk günlerde Ümmü'nün babası: "Bu oğlan bize yaramaz. Bak idamla yargılanıyor" deyip, söz yüzüğünü atmıştır. Çok geçmeden de Ümmü'yü tanıdık bir devlet görevlisi ile evlendirmişlerdir.. Oysa Ümmü bu evliliğe evet dememiştir. Ama yapacak bir şeyi de yoktur. Babası - anası böyle istemiş, Muammer olmayınca tutacak dalı da kalmamıştır. Olan olmuş, bu dönem zarfında çoluk - çocuğa da karışmıştır Ümmü. Ama her günü de zehirdir. Bir yandan gönlüne ferman dinletemeyip hala Muammer'e olan sevgisi, öte yanda kocasının eziyetleri yaşamı zehir etmiştir Ümmü'ye. Geceleri Muammer'i sayıklar olmuştur. Tabii sonra da neren yer neren yemez; "Sen hala eski sözlünü seviyorsun" diyen kocasının sopası sırtından eksik olmaz. "Beni kurtarsın. 7 çocuk anası da olsam ben onu seviyorum. Beni kaçırsın, kurtarsın bu eziyetten" diye haber salar Muammer'e. Ama kolay mı o kadar. Araya giren yıllar, her şeyi alt üst etmiştir.
Askerlik sonrası Muammer de dengine göre bir evlilik yapıp, çoluk çocuğa karışmıştır. Bir yandan da şiire, saza söze devam etmektedir. Çok geçmeden Ümmü'nün dermansız bir hastalığa yakalandığı haberi ulaşmıştır Muammer'e. Çaresiz hastalığı nedeniyle kocası onu, babasının evine göndermiştir. Ümmü son bir kez görmek ister Muammer'i. Haber salar. Ama Muammer görüşmek istemez. Muammer'e göre Ümmü ikrarından dönmüş bir hilebazdır. Ölüm olsa da birlikte olmak için ikrar vermişlerdir. Ama, başkasıyla evlenmiştir Ümmü. Yapacak bir şey de yoktur. "Yazgı böyleymiş" der bir yandan, "12 Eylül olmasaydı da, ben içeri girmeseydim. Okulu bitirip, köye dönebilseydim" der öte yandan. Alır verir, verir alır. Derdini, özlemini, sazının teline döker.
Günler geçer, aylar geçer. Sevdiğine özlemi gün be gün artar. Adını bir yana bırakıp, "Özlemi" mahlasıyla şiirler yazar, türküler yakar. 1995 yılının Mart ayında Çorum Hitit TV'ye canlı yayına katılmak üzere çağrılmıştır. Otobüsle Çorum'a gelen Özlemi'yi garajda arkadaşları karşılayarak, Ümmü'nün ölüm haberini verirler. Ölüm haberinin yanı sıra bir şey daha söyler arkadaşları. "Birlikte olduğunuz ağacın altına gömülmeyi istemiş Ümmü. Onu da bir tek sen biliyormuşsun. Ayrıca cenazeye senin de katılmanı vasiyet etmiş. Hiç değilse bu görevini yerine getir."
Özlemi donar kalır. Bir tek sözcük çıkmaz ağzından. Yayının yapılacağı Çorum Hitit Televizyon stüdyosuna gider. Elinde sazı, ne bir ses, ne bir nefes. Canlı yayında spiker anonsunu yapıp, ilk parça olarak neyi okuyacağını sorar Özlemi'ye. Ama aklına bir tek türkü gelmez.. Aklı karmakarışıktır. Bir anda çekmiş sazı döşüne ve vurur tellerine. O anda diline gelen sözler, sazının teliyle bütünleşir.. Sevgisi, özlemi, çaresizliği, ezilmişliği bir bir dökülür yüreğinden...
"Bugün benim efkarım var, zarım var,
Değme felek değme telime benim,
Gül yüzlü cananı elden aldırdım,
Ecel oku değdi tenime benim.
Lokman hekim gelse sarmaz yarayı,
Hilebaz dost ile açtım arayı,
Ne köşkümü koydu ne de sarayı,
Baykuşlar tünedi dalıma benim.
Özlemi'yem başım dumanlı dağlar,
Gözlerim yaş dolu içim kan ağlar,
Güz ayları geldi bozuldu bağlar,
Hazan yeli değdi tenime benim."
Türkü bitmiştir. Stüdyodaki herkes suskundur. Özlemi, ağır ağır kalkar oturduğu sandalyeden. Cebinden, çevresi el işi oyalarla işlenmiş bir mendil çıkarır. Mendilin bir köşesinde büyük "M" harfi diğer köşede "Ü" harfi vardır. Mendilin ortasına işlenmiş güvercinin bir kanadı kırıktır.
KAYNAKLAR :
1- Ferhat Durmuş, Ankara Radyosu THM Saz Sanatçısı, 20.Kasım.2001 tarihli mektup.
2- Muammer BADEM (ÖZLEMİ) ile 20 Nisan 2005 tarihinde Yapı Kredi Yayıncılık, Sermet Çifter Salonu'nda yönettiğimiz Müzikli Söyleşi'deki sözlü anlatım..
NOT : Aşık Özlemi, 4 mart 2014 öğlen saatlerinde Okmeydanı Cem Evi'nde yapılan törenin ardından memleketi Amasya Gümüşhacıköy'e götürülerek toprağa verildi.
Yaşar ÖZÜRKÜT
Öyküleriyle Türküler